İnsan Neden Yeniden Mistikleşiyor?
İnsanlık hiç olmadığı kadar bilimle iç içe yaşıyor. Atomun derinliklerine indik, genlerimizin şifresini okumaya başladık, milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksileri gözlemliyoruz. Yapay zekâ artık insanla konuşuyor, hastalıkların teşhisinden mühendisliğe kadar hayatın hemen her alanına giriyor. Fakat bütün bu gelişmelere rağmen insanın en eski soruları hâlâ karşımızda duruyor: Ben kimim, nereden geldim, neden buradayım, hayatın bir anlamı var mı ve öldükten sonra ne olacak?
Bilim, “Nasıl?” sorusuna tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü cevaplar verdi. Fakat insan yalnızca “Nasıl?” sorusuyla yaşamıyor; bir de “Niçin?” diye soruyor. İşte modern çağın en dikkat çekici çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bilim ilerledikçe dinin ve metafiziğin insan hayatındaki etkisinin giderek azalacağını düşünenler vardı. Oysa bugün karşımızda çok farklı bir tablo var.
Astroloji yeniden yükseliyor. Kristallere şifa gücü atfediliyor. “Frekansını yükselt”, “enerjini temizle”, “evrene mesaj gönder” gibi ifadeler gündelik hayatın parçası hâline geldi. Kozmik bilinçten, titreşimlerden, ruhsal uyanıştan ve 5D boyutlardan söz ediliyor. Binlerce yıl önce yaşamış uygarlıkların dünya dışı varlıklarla temas kurduğu, hatta insanın uzaylılar tarafından genetik müdahaleyle meydana getirildiği iddiaları milyonlarca insanın ilgisini çekiyor. Anunnakiler, kadim astronotlar, kayıp uygarlıklar, kozmik enerjiler...
Peki o halde: Modern insan gerçekten inanmaktan mı vazgeçti, yoksa yalnızca inandığı şeylerin adını mı değiştirdi?
Bugün “Evren sana mesaj gönderiyor”, “Evren ne istediğini biliyor”, “Doğru frekansa geçtiğinde hayatındaki her şey değişecek” gibi cümlelere sıkça rastlıyoruz. Buradaki “evren”, artık yıldızlardan, galaksilerden, maddeden ve enerjiden oluşan fiziksel kâinat değildir. Sanki iradesi olan, insanın dileklerini bilen, ona işaretler gönderen ve gerektiğinde hayatına müdahale eden metafizik bir güç gibi anlatılmaktadır. Böylece geleneksel inançlardan uzaklaşan insanın, farkında olmadan “evren” adı altında yeni bir metafizik otorite oluşturduğu görülüyor.
Benzer bir durum bilimsel kavramların kullanımında da karşımıza çıkıyor. Enerji, frekans, titreşim, kuantum ve boyut, bilimin kullandığı gerçek kavramlardır. Fakat bunların fizikteki anlamlarıyla, popüler spiritüel söylemlerde yüklenen anlamlar tamamen birbirinden farklıdır. Fizikte enerji ölçülebilir bir niceliktir; frekans belirli bir zaman içerisindeki tekrar sayısını ifade eder. Ancak “bolluk frekansı”, “negatif insan enerjisi” veya “düşünce frekansıyla gerçekliği değiştirmek” dediğimizde artık fizik biliminin sınırları içinde konuşamayız.
Burada maneviyatı küçümsemek gibi bir hataya da düşmemek gerekir. Mesele maneviyatın varlığı değil, bilim ile metafiziğin birbirine karıştırılmasıdır. Bir düşüncenin içinde “kuantum”, “enerji” veya “frekans” kelimelerinin geçmesi onu bilimsel hâle getirmez. Bilimsel kavramların, kanıtlanmamış iddialara bilim görüntüsü kazandırmak için kullanılması ise çağımızın üzerinde ayrıca düşünmesi gereken meselelerinden biridir.
Peki eğitimli, teknoloji kullanan ve bilimsel gelişmeleri takip eden modern insan neden bütün bunlara yöneliyor? Kanaatimce cevabı insanın değişmeyen tabiatında aramak gerekiyor. Teknoloji gelişti ama yalnızlık ortadan kalkmadı. Tıp ilerledi ama ölüm korkusu kaybolmadı. Bilgi çoğaldı ama insanın anlam arayışı sona ermedi. Dünya karmaşıklaştıkça insanın geleceği kontrol etme arzusu belki daha da güçlendi. “Evren senin için çalışıyor” cümlesi de böyle bir insana güçlü bir teselli sunuyor. Başına gelenlerin tesadüf olmadığını, hayatının bir anlamı bulunduğunu ve geleceğini bir şekilde kontrol edebileceğini vaat ediyor.
Dolayısıyla modern insanın problemi inanmak değildir. İnsan zaten anlam arayan, varlığını sorgulayan ve kendisini daha büyük bir bütün içerisinde konumlandırmak isteyen bir varlıktır. Asıl mesele, bu arayışın hangi kaynağa yöneldiğidir.
İslâm Ne Söylüyor?
İşte İslâm'ın cevabı tam burada farklılaşır. İslâm insanın anlam arayışını reddetmez; aksine onu doğru istikamete yöneltir. Kur’an-ı Kerim, insanın ve kâinatın başıboş olmadığını bildirirken, kâinatın kendisine bağımsız bir irade veya kudret de atfetmez. Evren yaratıcı değildir; yaratılmıştır. Enerji, yıldızlar, gezegenler, tabiat kanunları ve insanın kendisi Allah-u Teâlâ'nın yarattığı âlemin parçalarıdır.
Kur’an-ı Kerim'in, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır” (Âl-i İmrân, 190) buyurması son derece anlamlıdır. İslâm insana kâinata bakmamasını söylemez; tam tersine bakmasını, düşünmesini, araştırmasını ister. Fakat kâinatta gördüğü düzeni kâinatın kendisine değil, onu meydana getiren Kudret'e nispet etmesini ister.
Bu yüzden İslâmî bakış açısından mesele, bilim ile inanç arasında tercih yapmak değildir. Bilim yaratılmış âlemin nasıl işlediğini araştırır; vahiy ise insanın kim olduğunu, niçin var olduğunu ve varlığının hangi anlamı taşıdığını bildirir. Biri diğerinin rakibi değildir.
Belki de modern insanın yaşadığı temel problem burada yatıyor. Yaratıcı'yı hayatından çıkardığında anlam ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Ortaya çıkan boşluğu bazen “evren”, bazen “kozmik enerji”, bazen yıldızlar, bazen de kadim birtakım anlatılar dolduruyor.
Bu yazı serisinde “Modern Çağın Yeni İnançları” başlığı altında Anunnakilerden kadim astronot teorilerine, enerji ve frekanstan kristallere, çekim yasasından kozmik bilinç ve 5D söylemlerine kadar bu iddiaları tek tek ele almaya çalışacağız.
Nitekim insanın inanması şaşırtıcı değildir. Asıl önemli olan, neye, neden ve hangi delille inandığını bilmesidir. Yarın “Anunnakiler modern bir mit’mi?” konusuyla devam edeceğiz.