Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı geçtiğimiz günlerde Erzurum'daydı. Ziyaretin önemli gündemlerinden biri, bu şehrin geçmişinden bugüne en önemli ekonomik değerlerinden olan hayvancılıktı. Erzurum'un büyükbaş hayvan varlığında Türkiye'de üçüncü sırada bulunması, Aziziye'de 25 bin büyükbaş kapasiteli Besi Organize Tarım Bölgesi kurulmasının hedeflenmesi, yeni üretim ve destek modelleri elbette şehir adına sevindirici gelişmeler.
Fakat bütün bu rakamları ve projeleri dinlerken benim zihnime başka bir soru takılıyor: Biz hayvancılığın geleceğini konuşuyoruz; peki gelecekte hayvancılığı kim yapacak?
Kanaatimce Erzurum hayvancılığının önümüzdeki yıllardaki en önemli meselesi yalnız hayvan sayısını artırmak değildir. O hayvanı yetiştirecek insanın, özellikle de genç insanın bu mesleğin içerisinde kalmasını sağlamak.
Ahır yapabilirsiniz, damızlık hayvan dağıtabilirsiniz, krediyi ucuzlatabilir, aşıyı ücretsiz hâle getirebilir ve meraları ıslah edebilirsiniz. Bunların hepsi gerekli ve kıymetlidir. Fakat kırsalda üretimi devam ettirecek insan kalmazsa bu yatırımların hiçbir kıymeti harbiyesi olmaz. Çünkü üretimin ilk şartı yalnız sermaye, arazi veya hayvan değildir; üretimin ilk şartı insandır.
Bu yüzden hayvancılık politikalarını tartışırken artık “Kaç hayvanımız var?” sorusunun yanına “Bu işi on yıl, yirmi yıl sonra kim yapacak?” sualini de koymak zorundayız.
Genç Neden Köyde Kalsın?
Şehirde oturup gençlere “Köyünüzü terk etmeyin, hayvancılığa devam edin, toprağınıza sahip çıkın” demek kolaydır. Fakat kendimizi 25 yaşındaki bir Erzurumlu gencin yerine koyduğumuzda mesele değişiyor.
Hayvancılık haftanın beş günü, sabah sekiz akşam beş yapılan bir meslek değildir. Hayvanın cumartesisi, pazarı, bayramı yoktur. Sabahın erken saatlerinde başlayan ve yılın 365 günü devam eden ağır bir emekten söz ediyoruz. Üstelik üretici birkaç ay sonra yem fiyatının ne olacağını, sütünü kaça satacağını veya yetiştirdiği hayvanın piyasada hangi fiyatı bulacağını her zaman öngöremiyor. Hastalık riski, artan girdi maliyetleri ve pazar şartları da bu belirsizliğe ekleniyor.
Böyle bir ortamda gençlerin başka mesleklere yönelmesini yalnız “köyden kaçış” olarak değerlendirmek haksızlık olur. Genç insan da herkes gibi emeğinin karşılığını almak, ailesini geçindirmek, çocuklarına iyi bir eğitim vermek ve geleceğini görebilmek istiyor.
Dolayısıyla mesele gençleri köyde tutmak değildir. Köyde kalmayı rasyonel bir hayat tercihi hâline getirmektir.
Bunun yolu da dedesinin yaptığı hayvancılığı taklit değil, günün modern şartlarına uymaktan geçiyor. Dünya değişti, teknoloji değişti, tarım ve hayvancılık da değişiyor. Otomatik yemleme ve sağım sistemlerinden sürü yönetim yazılımlarına, hayvanların sağlık ve verim bilgilerinin sensörlerle izlenmesinden modern barınaklara kadar artık çok farklı imkânlardan söz ediyoruz.
Erzurum'un hedefi yalnız daha fazla hayvan yetiştirmek değil; daha az insan emeğiyle daha verimli, daha modern ve daha kazançlı bir hayvancılık modeli kurmak olmalıdır.
Köye dönüş, geçmişe dönüş olmamalıdır.
Genç bir insan köyünde hayvancılık yaptığında; internetten, sosyal hayattan, sağlık ve eğitim hizmetlerinden kopmak zorunda kalmamalıdır. Ürettiği sütü kime satacağını veya hayvanını değerinde satıp satamayacağını sürekli düşünmemeli; mümkün olduğunca öngörülebilir bir gelir düzenine kavuşmalıdır. Köyde yaşamak, şehirde yaşayamadığı için mecbur kaldığı bir hayat değil, ekonomik ve sosyal şartlarını değerlendirerek özgürce tercih edebileceği bir hayat olmalıdır.
Hayvancılık Ahırda Başlar Ama Ahırda Bitmez
Erzurum'un geniş meraları, iklim şartları ve yüzyıllara dayanan hayvancılık kültürü büyük bir avantajdır. Ancak artık başarıyı yalnız kaç büyükbaş hayvanımız bulunduğuyla ölçmek de yeterli değildir. Asıl mesele bir hayvandan ne kadar verim aldığımız, üreticinin bundan ne kadar kazanabildiği ve ortaya çıkan ürünün ne ölçüde katma değere dönüştürülebildiğidir.
Bir başka ifadeyle Erzurum, yalnız daha çok hayvanı bulunan şehir değil, hayvancılıktan daha fazla değer üreten şehir olmayı hedeflemelidir.
Geçtiğimiz haftalarda bu sütunlarda Erzurum'un üretmekle yetinmemesi, ürettiğini işlemesi, markalaştırması ve dış pazarlara satması gerektiğini konuşmuştuk. Hayvancılıkta da aynı mesele karşımıza çıkıyor. Konu sadece sütü üretip tankerle başka şehirlere göndermek değildir. Asıl değerli olan o sütten Erzurum'da peynir, tereyağı ve yüksek katma değerli ürünler üretip kendi markanızla satmaktır. Aynı şekilde hayvanı yetiştirip canlı olarak göndermek ile eti Erzurum'da işlemek, paketlemek, markalaştırmak ve ülkenin dört bir tarafına, hatta dış pazarlara ulaştırmak arasında büyük bir katma değer farkı vardır.
Bu yüzden Erzurum'un hayvancılığı ahırda başlamalı ama ahırda bitmemelidir.
Üretimden işlemeye, paketlemeden markalaşmaya, lojistikten ihracata kadar uzanan zincirin mümkün olduğunca büyük bölümünü Erzurum'da tutabilirsek yalnız hayvancılığı değil, şehrin ekonomisini de büyütürüz. Üstelik bu zincirin her yeni halkası gençler için yeni meslekler ve yeni istihdam alanları anlamına gelir. Böylece hayvancılık yalnız hayvana bakan insanların işi olmaktan çıkar; veterinerden gıda mühendisine, teknisyenden lojistikçiye, yazılımcıdan ihracat uzmanına kadar geniş bir ekonomik ekosisteme dönüşür.
Burada aile işletmelerini de unutmamak gerekiyor. Büyük ve modern işletmeler elbette kurulacaktır; fakat Erzurum'un hayvancılık geleneğini yalnız büyük sermayeli tesisler üzerinden düşünmek doğru olmaz. Köyünde 20, 30 veya 50 hayvanıyla üretim yapan aile, yalnız et ve süt üretmez. Tarlasını eker, köyünde yaşar, yerel ekonominin içinde para dolaştırır ve kırsal nüfusun devamlılığını sağlar. Bu sebeple küçük ve orta ölçekli aile işletmelerini korumak aynı zamanda köyleri korumaktır.
Destekler bu noktada önemlidir. Ancak uzun vadede hedef, üreticiyi sürekli desteğe ihtiyaç duyan bir yapıda tutmak değil, kendi ayakları üzerinde durabileceği ekonomik şartları meydana getirmek olmalıdır. Çünkü destek üreticinin nefes almasını sağlar; sürdürülebilir gelir ise mesleğinde kalmasını sağlar.
Erzurum'un geleceğini konuşurken çoğu zaman şehir merkezine bakıyoruz. Yeni yolları, fabrikaları, turizmi, Palandöken'i, üniversiteyi ve ticareti konuşuyoruz. Bunların hepsi önemlidir. Fakat Erzurum'un ekonomik geleceğinin önemli bir bölümü hâlâ köylerinde, meralarında ve ahırlarında yazılıyor.
Eğer genç nüfus kırsaldan tamamen çekilirse yalnız hayvancılığı kaybetmeyiz. Üretim kültürünü, nesilden nesile aktarılan bilgi birikimini ve giderek köylerimizi de kaybederiz. Bir süre sonra şehirde yaşayan insanların sofrasına gelecek gıdayı kimin üreteceğini tartışmaya başlarız.
Bu sebeple Erzurum'da yapılan her hayvancılık yatırımına yalnız “Kaç hayvan kazandıracak?” diye bakmamalıyız. Asıl önemli husus;
Kaç gencimize kendi memleketinde bir gelecek kurma imkânı sağlayacak? Olmasıdır.
Ahırlarımızı modernleştirelim, hayvan varlığımızı geliştirelim, üreticimizi destekleyelim, yeni tesisler kuralım. Fakat bütün bunların merkezine insanı yerleştirelim. Çünkü hayvancılığın geleceğini nihayetinde beton yapılar, kredi paketleri veya destek programları değil; o ahırın kapısını her sabah açacak insan belirleyecektir.
Hayvancılığı yaşatmak istiyorsak, önce üreticinin bu topraklarda yaşayabileceği ve geleceğini kurabileceği bir düzen oluşturmalıyız.
Haftanın Notu
Geçen hafta Palandöken'de Erzurum adına önemli bir uluslararası organizasyon gerçekleştirildi. UCI takviminde yer alan dağ bisikleti yarışlarında 7 ülkeden 60 elit sporcu, 2028 Los Angeles Olimpiyatları yolunda önem taşıyan puanlar için Palandöken'de pedal çevirdi.
Bu gelişmeyi yalnız bir spor haberi olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum. Palandöken'in kayak ve kış turizminin ötesinde, dört mevsim uluslararası spor merkezi olabilecek bir potansiyeli bulunduğunu gösteren güzel bir örnektir. Organizasyonda emeği geçenleri tebrik ediyorum.