Bir şehrin zenginliğinden söz edildiğinde çoğu zaman gözler toprağın altına çevrilir. Acaba hangi madenler var, ne kadar doğal kaynağa sahibiz, hangi yatırımlarla bu kaynakları ekonomiye kazandırabiliriz? Bunların hepsi elbette önemlidir. Fakat günümüz dünyasında şehirlerin ve ülkelerin zenginliğini belirleyen unsurlar giderek değişiyor. Artık yalnız toprağın altında bulunan kaynaklar değil, o toprağın üzerinde yaşayan insanların bilgisi, yeteneği ve üretme kapasitesi de ekonomik gelişmenin temelini oluşturuyor.
Hatta bazen bir laboratuvarda geliştirilen teknoloji, yerin yüzlerce metre altından çıkarılan madenden çok daha büyük ekonomik değer taşıyabiliyor.
İşte bu sebeple Erzurum'un geleceğini konuşurken yalnız tarımı, hayvancılığı, turizmi, sanayiyi ve ticareti değil, üniversitelerimizi ve bilimsel araştırma kapasitemizi de gündemimizin merkezine yerleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Geçtiğimiz günlerde Erzurum'dan gelen iki bilimsel gelişme bu düşüncemi yeniden güçlendirdi. Bunlardan biri Erzurum Teknik Üniversitesi'nin teknoloji girişimciliğine yönelik yeni projesi, diğeri ise Atatürk Üniversitesi akademisyenlerinin dünyanın saygın bilim dergilerinden birinde yayımlanan kapsamlı araştırmasıydı.
Bu iki gelişmeyi yalnız üniversitelerimizin başarı hanesine yazılmış güzel haberler olarak değerlendirmek eksik olur. Bana göre bunlar, Erzurum'un geleceğine hangi pencereden bakmamız gerektiğini gösteren önemli işaretlerdir.
Çünkü artık şehirlerin kalkınmasında; sadece ne kadar ürettikleri değil, ne kadar bilgi ürettikleri ve bu bilgiyi ne ölçüde ekonomik değere dönüştürebildikleri de belirleyici hâle gelmiştir.
Üniversite Şehrin İçinde mi, Şehir Üniversitenin İçinde mi?
Erzurum, Türkiye'nin köklü üniversite şehirlerinden biridir. Atatürk Üniversitesi, yalnız Erzurum'un değil, Doğu Anadolu'nun yükseköğretim tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Yıllar boyunca yetiştirdiği hekimler, mühendisler, öğretmenler, akademisyenler ve diğer meslek mensuplarıyla ülkemizin insan kaynağına büyük katkılar sunmuştur. Erzurum Teknik Üniversitesi ise daha genç bir kurum olarak teknoloji, mühendislik ve girişimcilik alanlarında şehrin bilimsel kapasitesini genişletmektedir.
Ancak burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var.
Bir şehirde üniversitelerin bulunmasıyla o şehrin gerçekten bir bilim ve teknoloji merkezine dönüşmesi aynı şey değildir.
Üniversiteler yalnız öğrenci yetiştiren, diploma veren ve akademik yayın yapan kurumlar olarak görülmemelidir. Elbette eğitim ve bilimsel araştırma onların temel görevleridir. Fakat günümüz dünyasında üniversitelerin bir başka önemli işlevi daha bulunmaktadır: Ürettikleri bilgiyi toplumun ihtiyaçlarıyla buluşturmak.
Örneğin Erzurum'un güçlü bir hayvancılık potansiyeli var. Peki üniversitelerimizin veterinerlik, biyoteknoloji, genetik ve mühendislik alanlarındaki birikiminden yararlanarak hayvancılıkta verimliliği artıran, hastalıkları erken tespit eden veya üretim maliyetlerini düşüren teknolojiler geliştiremez miyiz?
Erzurum önemli bir kış turizmi merkezi. Peki spor bilimleri, mühendislik, yazılım ve sağlık teknolojileri alanlarında çalışan araştırmacılarımızın katkısıyla yüksek irtifa sporları, performans ölçümü, sporcu sağlığı ve kış teknolojileri konusunda uzmanlaşmış bir araştırma ve girişimcilik merkezi oluşturamaz mıyız?
Bölgemizin tarımsal üretiminde iklim şartları önemli bir belirleyici. Üniversitelerimizin geliştireceği akıllı tarım uygulamaları, soğuğa dayanıklı üretim teknolojileri, su yönetimi sistemleri ve dijital izleme yöntemleri bölge ekonomisine doğrudan katkı sağlayamaz mı?
Bütün bunlar ulaşılması imkânsız hayaller değil. Dünyanın pek çok yerinde üniversiteler, bulundukları şehirlerin ekonomik kimliğini değiştirebiliyor. Bilimsel araştırmalar yeni şirketlerin kurulmasına, yeni teknolojilerin geliştirilmesine ve nitelikli istihdamın artmasına katkıda bulunuyor.
Ancak bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmiyor.
Üniversite ile sanayicinin, akademisyen ile girişimcinin, araştırmacı ile yatırımcının aynı hedef etrafında buluşması gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde Erzurum Teknik Üniversitesi'nin hazırladığı ETÜ TEKMER Kristal projesinin KOSGEB desteği almaya hak kazanmasını bu açıdan değerli buluyorum. Proje, teknoloji odaklı girişimleri desteklemeyi, üniversite-sanayi iş birliğini güçlendirmeyi ve araştırma sonuçlarının ekonomik değere dönüştürülmesini hedefliyor.
Bu tür girişimlerin başarısını yalnız kuruluş aşamasındaki desteklerle ölçmemeliyiz. Asıl başarı, birkaç yıl sonra bu merkezlerden kaç girişimin çıktığı, kaçının ayakta kalabildiği, ne kadar nitelikli istihdam sağladığı ve hangi teknolojilerin ticarileştirilebildiğiyle anlaşılacaktır.
Çünkü bir teknoloji merkezinin gerçek değeri binasının büyüklüğünde değil, içerisinden çıkan fikirlerin hayata ne ölçüde dokunabildiğinde saklıdır.
Erzurum Bilim Üreten Değil, Bilimden Değer Üreten Bir Şehir de Olmalı
Erzurum'un önündeki önemli meselelerden biri yetişmiş insan gücünü şehirde tutabilmektir. Üniversitelerimizde eğitim gören başarılı gençlerin önemli bir kısmı mezuniyet sonrasında başka şehirlerde iş ve gelecek arıyor. Elbette insanların istedikleri yerde yaşamaları ve çalışmalarında bir sakınca yoktur. Ancak Erzurum'un da nitelikli gençlere cazip bir gelecek sunabilmesi gerekir.
Bunun yolu yalnız kamu istihdamından geçmiyor.
Bilgiye dayalı girişimlerin gelişmesi, araştırma merkezlerinin sanayiyle daha güçlü bağlar kurması, teknoloji şirketlerinin desteklenmesi ve gençlerin kendi işlerini kurabilecekleri bir ekosistemin oluşturulması gerekiyor.
Bir yazılım şirketinin Erzurum'da kurulması için İstanbul'daki kadar büyük bir pazara yakın olması gerekmeyebilir. Bir biyoteknoloji girişimi, güçlü laboratuvar altyapısı ve nitelikli araştırmacılarla uluslararası projelere katılabilir. Bir tıbbî cihaz geliştirme şirketi, Erzurum'daki üniversiteler ve hastanelerle iş birliği yaparak ülkenin farklı şehirlerine, hatta yurt dışına ürün sunabilir.
Elbette bunların gerçekleşebilmesi için finansman, uzman insan kaynağı, fikrî mülkiyet desteği, girişimcilik kültürü ve uluslararası bağlantılar gerekir. Sadece bir teknopark kurmak veya birkaç teşvik açıklamak yeterli değildir.
Önemli olan, bilginin üretildiği yerle ekonomik değere dönüştüğü yer arasındaki mesafeyi kısaltabilmektir.
Burada Erzurum Ticaret ve Sanayi Odası'na, organize sanayi bölgelerine, yerel yöneticilere ve iş insanlarımıza da sorumluluk düşüyor. Üniversitelerimizin araştırma gündemi ile şehrimizin ekonomik ihtiyaçları arasında daha güçlü ve sürekli bir iletişim kurulmalıdır.
Belki her yıl Erzurum'un öncelikli ekonomik sorunlarını belirleyen ve üniversitelerimizle birlikte çözüm projeleri geliştiren ortak bir bilim ve teknoloji programı oluşturulabilir. Hayvancılıktan gıda teknolojilerine, sağlık hizmetlerinden enerji verimliliğine kadar belirli alanlarda somut hedefler konulabilir.
Üstelik Erzurum'un her alanda uzmanlaşmasına da gerek yoktur. Bazen birkaç alanda derinleşmek, onlarca alanda dağınık çalışmalar yapmaktan çok daha büyük sonuçlar verebilir.
Geçtiğimiz haftalarda Zengezur Koridoru'nu konuşurken, bir ticaret yolunun yakınından geçmenin tek başına zenginlik getirmeyeceğini söylemiştik. Aynı düşünce bilim için de geçerlidir.
Üniversitenin şehirde bulunması tek başına kalkınma sağlamaz. Önemli olan üniversitenin ürettiği bilginin şehrin hayatına ne kadar girdiğidir.
Erzurum'dan Dünya Bilimine Uzanan Bir Araştırma
Tam da bu noktada geçtiğimiz günlerde yayımlanan önemli bir bilimsel çalışmadan söz etmek istiyorum.
Atatürk Üniversitesi akademisyenlerinin geniş katılımıyla gerçekleştirilen uluslararası bir araştırma, dünyanın saygın bilim dergilerinden Nature Communications'ta yayımlandı. “Whole Blood Transcriptomics Atlas Across Human Diseases” başlıklı çalışma, farklı hastalıkların insan kanındaki moleküler özelliklerini karşılaştıran oldukça kapsamlı bir araştırma niteliği taşıyor.
Çalışmada 4.444 kan örneğine ait gen aktivitesi verileri üzerinden 98 farklı sağlık durumu incelendi. Ayrıca 1.280 katılımcının kan proteinlerine ilişkin verileri de değerlendirilerek hastalıklarla ilişkili moleküler değişimlerin daha ayrıntılı biçimde anlaşılması amaçlandı. Araştırma, kanserden nörodejeneratif hastalıklara, metabolik bozukluklardan bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar geniş bir bilimsel alanı kapsıyor.
Bu çalışmanın önemini doğru anlamak gerekiyor. Araştırma, 98 hastalığın artık tek bir kan testiyle teşhis edilebildiğini veya bu hastalıkların tedavisinin bulunduğunu göstermiyor. Ancak farklı hastalıkların moleküler özelliklerini karşılaştırmaya imkân veren kapsamlı bir bilimsel veri kaynağı sunuyor. Bu tür araştırmalar gelecekte hastalıkların daha erken tanınması, biyobelirteçlerin geliştirilmesi ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının ilerlemesi bakımından önemli katkılar sağlayabilir.
Araştırmada Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesinden 81, Diş Hekimliği Fakültesinden 3 olmak üzere toplam 84 araştırmacının katkısının bulunması ayrıca dikkat çekicidir. Üniversitemizden değerli bilim insanı Prof. Dr. Hasan Türkez'in koordinasyonunda Prof. Dr. Abdulgani Tatar ve Doç. Dr. Çiğdem Yüce Kahraman ile yürütülen çalışmada, kendisini şahsen de tanıdığım İsveç'teki KTH Kraliyet Teknoloji Enstitüsünden Prof. Dr. Adil Mardinoğlu ve uluslararası araştırma ekibi de yer aldı.
Özellikle Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Türkez'in de sorumlu yazarları arasında bulunduğu bu araştırmanın dünya bilim literatüründe yer bulması, Erzurum'daki bilimsel birikimin uluslararası ölçekte değer üretebildiğinin güzel bir örneğidir. Yaklaşık beş yıllık emeğin sonucunda ortaya çıkan bu başarıda katkısı bulunan bütün bilim insanlarımızı gönülden tebrik ediyorum.
Bu gelişme bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Erzurum'un yetiştirdiği ve bünyesinde barındırdığı bilim insanları, dünyanın en ileri araştırma merkezleriyle aynı bilimsel çalışmalarda buluşabiliyor. Demek ki mesele yalnız imkânların sınırlılığı değil; mevcut imkânların nasıl değerlendirildiği, bilimsel iş birliklerinin nasıl geliştirildiği ve araştırma kültürünün ne ölçüde desteklendiğidir.
Erzurum'un geleceğini konuşurken gözümüzü sadece dağlara, ovalara, madenlere ve ticaret yollarına çevirmeyelim. Üniversitelerimizin laboratuvarlarına, araştırmacılarımızın çalışmalarına ve gençlerimizin fikirlerine de bakalım.
Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği yalnız sahip olduğu doğal kaynaklarla değil, yetiştirdiği insanların bilgi ve becerileriyle de ölçülür.
Toprağın altındaki hazine bir gün tükenebilir. Fakat bilgi, paylaşıldıkça çoğalır; üretime dönüştükçe yeni imkânlar doğurur ve maddi manevi zenginlik oluşturur.