Evrene Mesaj Göndermek….
“Yeterince inanırsan gerçekleşir.”
“Olmasını istediğin şeyi olmuş gibi düşün.”
“Doğru frekansta kalırsan evren sana istediğini gönderir.”
“Ne düşünürsen onu hayatına çekersin.”
Son yıllarda kişisel gelişim ve modern spiritüalizm dünyasının en cazip vaatlerinden biri “çekim yasası” adı altında karşımıza çıkıyor. Temel iddia oldukça etkileyici: Düşüncelerimizin bir frekansı vardır ve bu frekans, benzer olayları hayatımıza çeker. Bolluğu düşünürsek bolluğu, başarıyı düşünürsek başarıyı, hastalığı ve felaketi düşünürsek de bunları kendimize çekebiliriz.
İnsana kendi hayatı üzerinde olağanüstü bir hâkimiyet vadeden bu düşüncenin neden bu kadar ilgi gördüğünü anlamak zor değil. Çünkü hepimiz belirsizlikten rahatsız oluruz. Geleceği bilmek, mümkünse kontrol etmek isteriz. Çekim yasası ise insana tam da bunu vaat ediyor: Düşüncelerini kontrol et, hayatını kontrol et.
Fakat burada birbirinden tamamen farklı iki meseleyi ayırmamız gerekiyor: Olumlu düşünmenin insan üzerindeki etkisi ile düşüncenin dış dünyayı metafizik biçimde değiştirdiği iddiası aynı şey değildir.
İyimserlik, ümit ve kişinin başarabileceğine inanması gerçekten önemlidir. Bir hedefe ulaşabileceğine inanan insan daha fazla çaba gösterebilir, karşılaştığı güçlüklerden sonra yeniden deneyebilir ve çevresindeki fırsatları daha kolay fark edebilir. Buna karşılık sürekli başarısız olacağını düşünen biri, daha başlamadan vazgeçebilir. Dolayısıyla düşüncelerimiz davranışlarımızı, davranışlarımız da hayatımızın gidişatını etkileyebilir.
Fakat bunun açıklaması için “evrene frekans gönderdiğimizi” varsaymamız gerekmez.
Bir öğrenci sınavı kazanacağına inanıp daha düzenli çalışıyorsa düşüncesi hayatını etkilemiştir. Bir girişimci başarabileceğine inanıp defalarca yeniden deniyorsa inancı sonucunu etkileyebilir. Bir hasta ümidini koruduğunda tedavi sürecine daha iyi uyum gösterebilir.
Düşünce, tutumu; tutum, davranışı; davranış ise sonucu etkileyebilir.
Fakat “Bir şeyi yeterince düşündüğüm için evren dışarıdaki olayları benim isteğime göre düzenledi” dediğimiz anda başka bir alana geçmiş oluruz. Bunun bilimsel olarak gösterilebilmesi için düşüncenin hangi fiziksel mekanizmayla dış dünyaya ulaştığını ve olayları nasıl değiştirdiğini ortaya koymak gerekir.
Bugün elimizde bunu gösteren güvenilir bilimsel bir delil bulunmamaktadır.
Çekim Yasasının Karanlık Tarafı
Meselenin bir de üzerinde çok daha az konuşulan vicdanî tarafı var.
Eğer iyi şeyleri düşüncelerimizle hayatımıza çekiyorsak, kötü şeyleri de biz mi çekiyoruz?
Kanser olan bir insan hastalığını yanlış düşünerek mi kendisine çekti?
Depremde evini kaybeden kişi yeterince “yüksek frekansta” değil miydi?
Çocuğunu kaybeden bir anne, doğru düşünemediği için mi bu acıyı yaşadı?
Savaşın ortasında doğan bir çocuk hangi yanlış düşüncesinin bedelini ödüyor?
İşte çekim yasasının masum görünen “Ne düşünürsen onu çekersin” cümlesi, mantıksal sonucuna götürüldüğünde son derece ağır bir noktaya varabilir: Acı çeken insanı, kendi acısının sorumlusu hâline getirmek.
Üstelik bu anlayış insana ikinci bir yük daha bindirebilir. İnsan yalnızca başına gelen kötü olaydan değil, kötü düşünmekten de korkmaya başlayabilir. Kaygılandığında “Bunu düşünerek başıma getireceğim” diye endişelenir. Böylece insan zihninin doğal bir parçası olan korku ve endişe bile tehdit hâline gelir.
Oysa insan zihninden geçen her düşünce bir dilek değildir. Hele dış dünyaya verilmiş kozmik bir emir hiç değildir.
“Evren” Gerçekten Kime Cevap Veriyor?
Çekim yasasının dikkat çekici taraflarından biri de “evren” kelimesine yüklenen anlamdır. “Evrene isteğini söyle”, “Evren sana cevap verir”, “Evren senin için hazırlık yapıyor” denildiğinde evren artık fiziksel kâinat olmaktan çıkmaktadır.
İşiten, bilen, cevap veren, istekleri değerlendiren ve olayları düzenleyen bir irade gibi tasvir edilmektedir.
Tam da burada yazı serimizin başından beri sorduğumuz soru yeniden karşımıza çıkıyor:
Modern insan gerçekten metafiziği terk mi etti, yoksa metafizik kavramların isimlerini mi değiştirdi?
İslâm Ne Söylüyor?
İslâm insanın ümit etmesini, güzel düşünmesini ve gayret göstermesini küçümsemez. Aksine ümitsizliği doğru bulmaz; çalışmayı, dua etmeyi, sebeplere sarılmayı ve Allah-u Teâlâ'ya tevekkül etmeyi öğretir.
Fakat İslâm'daki ümit ile çekim yasasının vaadi arasında temel bir fark vardır.
İnsan evrene sipariş vermez.
İnsan Allah-u Teâlâ'ya dua eder.
Dua da kâinata gönderilen bir enerji veya frekans değildir. Kulun Rabbine yönelişidir.
Kur’an-ı Kerim'de Allah-u Teâlâ, “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm.” buyurur. (Bakara, 186)
Burada cevap veren “evren” değildir.
Allah-u Teâlâ'dır.
Fakat İslâm'ın dua anlayışı, “İstediğim her şeyi yeterince güçlü istersem mutlaka elde ederim” şeklinde de değildir. İnsan ister, dua eder, çalışır ve sebeplere başvurur; fakat neticenin kendi iradesinin mutlak kontrolünde olmadığını bilir.
İşte tevekkül tam burada anlam kazanır.
Tevekkül, hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek değildir. Elinden geleni yaptıktan sonra neticeyi Allah-u Teâlâ'ya bırakabilmektir. Çünkü insanın iradesi vardır ama mutlak değildir; gücü vardır ama sınırsız değildir.
Bu anlayış insanı hem çalışmaya sevk eder hem de taşıyamayacağı bir yükten kurtarır.
Başarılı olduğunda kendisini kâinatın hâkimi zannetmez. Başına bir musibet geldiğinde da “Demek ki yanlış düşündüm, bunu kendime ben çektim” diyerek kendisini mahkûm etmez.
Hayatta bizim seçimlerimizin sonuçları vardır. Hatalarımız vardır. İhmallerimiz vardır. Fakat bizim dışımızda gelişen hadiseler de vardır.
İslâm, insana sınırsız kontrol vehmi vermek yerine sınırlarını bilmeyi öğretir.
Çekim yasası insana, “Yeterince doğru düşünürsen hayatı kendi istediğin şekle sokabilirsin” der.
İslâm ise insana, “Gayret et, sebeplere sarıl, dua et; sonra Rabbine tevekkül et” der.
Birinde insanın düşüncesine neredeyse kozmik bir güç yüklenir.
Diğerinde insan iradesini kullanır fakat kendisini ilahlaştırmaz.
Çünkü kâinat bizim arzularımızı gerçekleştirmekle görevli bir güç değildir. Kâinat da bizim gibi yaratılmıştır.
İnsan evrene mesaj göndermez; Rabbine dua eder. Sebeplere sarılır, çalışır, ümit eder ve sonunda hükmün Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu bilir.