Âsım Efendi Tarihi, şaşırtıcı bir olay anlatıyor: Büyüyle kasırga çıkarıp savaşın seyrini değiştirmeye çalışan bir sihirbaz… Hikâye, eserin birinci cildinde, 509–512. sayfalarda yer alıyor… Peki, günümüz savaşlarında da sihre yer var mı? Yıllar önce gazetelerde, İsrail’in cinlerden yararlandığına ilişkin iddialar okumuştum. “Olmaz olmaz” demeyin. Savaşta inançların, korkuların ve söylentilerin nasıl kullanıldığı da başlı başına bir araştırma konusu.
M. Talat Uzunyaylalı
“Bu satırların yazarı olarak derim ki: Büyünün varlığı ve etkisi inkâr edilemez. Ancak bu konuyu genişçe anlatmak, sözü fazla uzatacaktır. Eskiden beri, sözlerine güvenilir savaşçılardan birbirini doğrulayan pek çok anlatımla duyduğumuza göre Moskoflar, Müslümanlarla yaptıkları her savaşta din adamları aracılığıyla büyü yaptırmayı sürekli bir âdet hâline getirmişlerdir.
Savaşlarda bulunan bilgili kimselerin ve esaretten kurtulan anlayışlı, aklı başında bazı kişilerin, bu büyülerin nasıl yapıldığını ve etkilerini tekrar tekrar anlatmaları, bende bunun gerçekten yaşandığına dair kesin bir kanaat oluşturmuştur.
Hatta bir iki seferin başlangıcında, bazı ileri gelenlere bu durumu üstü kapalı biçimde anlatmıştım. Savaş alanında, faydası denenmiş En‘âm-ı Şerif’in, duaların ve düzenli okunan dua derlemelerinin sürekli okunmasıyla büyünün etkisini ortadan kaldırmaya girişilmesini önermiştim.
Onlar da: “Gerçekten her savaşta, görünür bir sebep yokken Müslümanların tarafında bir güçsüzlük, karışıklık ve perişanlık ortaya çıkıyor. Bunlar olsa olsa büyünün etkisidir.” diyerek sözlerimi doğrulamış, bazı belirtiler ve delillerle de desteklemişlerdi. Ancak önerim savaş yerinde uygulanmadı. “Bize düşen yalnızca bildirmektir.”
Tarih yazmanın amacı ibret almak ve olup bitenleri kavramaktır. Bu nedenle zaman zaman asıl konudan ayrılmamızın da bir faydası vardır. Sözü uzattığımız gerekçesiyle yazdıklarımızın eleştirilmemesini rica ederim.
Bilinmelidir ki ben, büyünün bir belirtisini bir defa kendi gözlerimle gördüm. Olay şöyle gerçekleşti: Yukarıda yeri geldiğinde anlattığım üzere, henüz memleketimde yaşadığım sırada, Nuri Paşa meselesi dolayısıyla Divrikli Mustafa Paşa, Maraşlı Ömer Paşa, Kilisli Mahmud Paşa ve diğerleri, çok kalabalık askerlerle şehri kuşatmışlardı. İki taraf arasında gece gündüz çatışmalar sürüyordu.
Bir gün kuşluk vaktinde, evimin yakınında durup dışarıdaki orduyu ve şehrin kenarındaki siperlerde bulunan şehir halkını seyrediyordum. Birden ordunun arka tarafından, Âd kavmini yok eden rüzgârı andıran şiddetli bir kasırga yükseldi. Göz açıp kapayıncaya kadar kara bir bulut gibi koyu renkli bir toz kütlesi belirdi.
Bir ucu gökyüzüne yükseldi. Kısa zamanda yoğunlaşıp sağını solunu kapladı. Sanki iki yandan göğe kadar siyah kıldan dokunmuş kocaman bir örtü gerilmişti.
Bu kütle büyük bir hızla şehre yöneldi. Önüne gelen ağaçları kökünden söküyor, taşları yerinden koparıyor, şehrin kenarındaki yapıları yere yıkıyordu. Azgın rüzgârın itişiyle, bir azap bulutu gibi şehrin içine doğru ilerledi.
Dikkatle baktım. Ordunun arka tarafı beyaz bir sayfa gibi açık ve aydınlıktı. Toz bulutunun sağında ve solunda kalan dağlık kesimlerde de bu fırtınadan eser yoktu. Fırtına yalnızca şehrin kapladığı alanı etkiliyordu.
“Acaba bu ansızın çıkan fırtına, bu şehre gökten gelen bir felaket midir; nedir diye korku içinde düşünürken, içime doğan bir sezgiyle şu kişi aklıma geldi: Bir süre önce şehre gelmiş, burada uzun zaman kaldıktan sonra uygunsuz davranışları yüzünden kovulmuştu. Ardından çeşitli yerleri dolaşmış, Avrupa ülkelerinde yaşamıştı. İslâm’ın hükümlerini hiç önemsemeyen; inançsız, dinsiz, bozuk inançlı ve hiçbir dinî topluluğa bağlı olmayan biriydi. Avrupa’da masonluk, büyü, simya ve gözbağcılık gibi benim küfür saydığım pek çok uğraşı öğrenmeye çalışmıştı.
Hasan Ağa dedikleri bu kötü adamın adı, hâline uygun düşmüyordu; adıyla kişiliği birbirinin tersiydi. İstanbul’da, bu uğraşları sayesinde bazı dar görüşlü ileri gelenlerle ilişki kurmuştu. Onların yardımıyla saray silahşorları arasına katılmış, gösterişli bir mevki elde etmişti.
Antep’in yönetimini ele geçirmek istiyordu. Bu yüzden merhum Nuri Paşa’yı görevinden uzaklaştırıp yerine geçmek amacıyla harekete geçmişti. Yanına birtakım emirler ve resmî yazılar alarak, daha önce sözünü ettiğim Mustafa Paşa’nın çevresine gelmiş; sürekli kışkırtıcılık yapıp ortalığı karıştırmıştı.
Bu adam, birkaç yıl önce de bir yolunu bularak Halep’te birkaç ay mütesellimlik, yani vali adına yöneticilik yapmıştı. Bu sırada şehrin ileri gelenlerinin, esnafın ve paşanın çok miktarda parasını zimmetine geçirmişti. Bunun üzerine devlet emriyle Halep Kalesi’ne hapsedilmiş, fakat bir çeşit büyüyle ortadan kaybolmuştu. Bu olay, Halep halkı arasında hâlâ Sâmirî kıssası gibi anlatılır ve bilinir.
İşte bu yüzden, başımıza gelen felaket fırtınasının o adamın büyüsünden kaynaklandığını düşündüm. Bu düşünce giderek içimde yerleşti ve kesin bir kanaate dönüştü.
Kıyameti andıran o kargaşa sırasında, dışarıdaki ordunun bütün piyade ve süvarileri harekete geçmiş, fırtınanın gücünden yararlanarak şehre saldırmışlardı.
Siperlerdeki savunmacılar, dağları bile aşındıracak gibi görünen bu felaketin şiddeti karşısında ne yerlerinde durabiliyor ne karşı koyabiliyor ne de gözlerini açabiliyorlardı. Çaresizce arkalarını dönüp şehrin içine kaçtılar.
Askerler de peşlerinden kılıç ve tüfekle vurup öldürerek şehre girdiler. Kenar mahallelere doluşup, toplanmalarının asıl amacı olan yağmaya koyuldular.
Anlattığım bu fırtınanın Hasan Ağa’nın büyüsünden kaynaklandığı düşüncesine kendi akıl yürütmemle varmıştım. O sırada yanımda bulunanlara bunu söyleyince, içlerinden bazıları hemen şehri savunanların yanına koştu: “Ey Muhammed ümmeti! Bu, büyünün eseridir. Korkmayın, buna aldırmayın! Saldırganları püskürtmek için eskisi gibi bütün gücünüzle savaşın!” diyerek onlara cesaret ve destek verdiler.
Bazıları da benim adıma paşaya, yanında bulunan kadıya, müftüye ve diğer âlimlere durumu bildirdi. Buna karşı manevî yollarla mücadele edilmesi gerektiğini söylediler.
Bunun üzerine yüzden fazla salih kişi, âlim ve hafız; En‘âm Suresi’ni, faydası denenmiş ve nakledilegelmiş diğer ayetleri, duaları ve dua derlemelerini okumaya başladı.
Kudreti sonsuz Allah’ı bütün eksikliklerden uzak tutarım! Daha yarım saat geçmeden o felaket fırtınası geldiği yöne geri döndü. Göz açıp kapayıncaya kadar durum tersine çevrildi.
Şehre saldıran, Allah’tan korkmayan, Peygamber tanımayan o acımasız ve insafsız güruh, Ahzâb Savaşı’ndakini andıran bir darbeyle bozguna uğrayıp perişan oldu. Kötü tuzak, ancak onu kuranın başına döner.”