İslâm bir vahiy dinidir. Kaynağı ilahidir. Ancak Müslümanların İslâm’ı anlama ve yaşama biçimleri, yaklaşık on beş asırlık bir tarihin içinden geçerek bugünlere ulaşmıştır. Bu uzun yolculukta vahyin etrafında büyük bir düşünce, yorum ve yaşayış birikimi oluşmuştur. Bugün din adına bildiklerimizin, benimsediklerimizin ve uyguladıklarımızın içinde bu tarihsel mirasın önemli bir payı vardır. Mesele, mirasın varlığı değil; onun vahiy karşısındaki yeridir.
Vahiy tarihin içinde gelmiştir. Belirli bir dilde, belirli bir toplumun hayatına seslenmiş; yaşanan olaylara, sorulara ve ihtiyaçlara cevap vermiştir. Bu gerçeği inkâr edemeyiz. Fakat tarih içinde gelmiş olması, vahyin hakikatinin o tarihle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Tevhid, adalet, merhamet, emanete sadakat ve insanın sorumluluğu, yalnızca geçmişte yaşamış insanların meseleleri değildir. İnsan bugün de haksızlığa uğramakta, güce boyun eğmekte, çıkarını hakikatin önüne koyabilmektedir. Vahyin çağrısı, bugünün insanına da yönelmektedir.
Öte yandan din, insan hayatına girerken kültürel biçimler kazanır. Anadolu’da, Balkanlar’da, Afrika’da yahut Asya’da Müslümanlığın farklı görünümler taşıması doğaldır. Dil, mimari, musiki, giyim, bayramlaşma ve gündelik hayatın alışkanlıkları, dinî yaşayışa yerel renkler katar. Aynı inanç, farklı coğrafyalarda farklı ifadeler bulabilir. Din, yalnızca zihinde taşınan bir bilgi değildir; davranışa, ilişkiye ve ortak hayata dönüşür. Bu dönüşümün kültür meydana getirmesi kaçınılmazdır.
Sorun, kültürün dinin yerine geçmesiyle başlar. Bir toplumun alışkanlığı ilahi emir gibi sunuluyorsa, belli bir dönemin yorumu bütün zamanları bağlayan tek anlayış sayılıyorsa, tarihsel olanla vahye ait olan arasındaki sınır bulanıklaşır. İnsan eliyle oluşmuş kabuller, sorgulanamaz bir kutsallığa bürünür. Böylece vahyin insanı ve toplumu düzeltme imkânı daralır; mevcut yaşayış, kendisini din adına korumaya başlar.
Bu durumda “Dinimiz böyle emrediyor” dediğimiz yerde, bazen yalnızca “Biz böyle gördük” demiş oluruz. Elbette atalarımızdan gördüğümüz her şey yanlış değildir. Gelenek; hikmetin, tecrübenin ve güzel ahlâkın taşıyıcısı da olabilir. Fakat bir uygulamanın eskiliği, tek başına doğruluğunun delili değildir. Uzun zamandır benimseniyor olması, onun vahye uygunluğunu araştırma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Özellikle adaleti zedeleyen, merhameti azaltan, insan onurunu inciten kabuller karşısında bu sorgulama ertelenemez.
Çözüm, geçmişi bütünüyle silmekte değildir. Asırlar boyunca ortaya konulan ilmî emeği, tefsir birikimini ve Hz. Peygamber’in vahyi hayata geçiren örnekliğini dikkate almadan sağlıklı bir anlayış geliştiremeyiz. Fakat bu birikim, vahye ulaşmamızı sağlayan bir imkân olmalıdır. Vahyin önüne geçerek onun yerine konuşan bir otoriteye dönüşmemelidir. Geleneği vahyin ışığında değerlendirebilmek için bilgi kadar fikrî dürüstlüğe de ihtiyacımız vardır.
Vahye yeniden yaklaşmak, Kur’an’ı yalnızca okumak yahut mevcut kanaatlerimize dayanak aramak değildir. Onun bütünlüğünü, hitabının bağlamını ve ahlâkî istikametini anlamaya çalışmaktır. Gerektiğinde alışkanlıklarımızı, çıkarlarımızı ve doğruluğundan emin olduğumuz kabulleri onun karşısında gözden geçirebilmektir. Vahye alan açmak, onun hayatımıza müdahale etmesine razı olmaktır.
İslâm’ı vahye göre anlayıp yaşamak istiyorsak, din adına devraldıklarımızla dinin kaynağı arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeliyiz. Çünkü vahyin eskimemesi, bizim din anlayışımızın hiç eskimeyeceği anlamına gelmez. Yenilenmesi gereken ilahi hakikat değil; insanın onu anlama ve hayatına taşıma gayretidir. Önümüzde duran soru hâlâ aynıdır: Hayatımızı vahye göre mi düzenliyoruz, yoksa vahiyden alıştığımız hayatı onaylamasını mı bekliyoruz?